Kırsalda ve Kentte Ekolojik Topluluk Etkisi

tangala 1

Global Ecovillage Network (GEN) Topluluğun Gücü başlıklı online bir buluşma düzenledi.  Bu buluşma ne zamandır yazmak istediğim GEN ve ekolojik topluluklarla ilgili yazıya vesile oldu.

İklim değişikliğiyle ilgili önlemler almak üzere farklı ülkelerin bir araya gelerek düzenlediği 2015 tarihli Paris İklim Anlaşması’na rağmen, alınan kararlar ve uygulamalar arasında hala büyük boşluklar var. GEN, hem kırsalda hem de kentlerde kurulan ekolojik toplulukların, bu boşlukları kapatmak adına çözümler sunduğunu ve ilham yarattığını, ‘ekolojik topluluk etkisinin’ daha geniş kitlelere ulaştırılması gerektiğini savunuyor.

Ben GEN ile 2015 yılında gittiğim Findhorn ekoköyünde tanıştım, bir yıl sonra da gönüllü elçisi oldum.

 

Ama ekolojik topluluk etkisiyle tanışmam daha öncesine dayanıyor. 2013 yılında, desteğe ihtiyacı olan ekolojik çiftlikleri gönüllülerle buluşturan WWOOF ağının Türkiye temsilcisi Tatuta üzerindeki bir çağrı aracılığıyla canım Tangala Çiftliği‘yle tanışmamıza…

Dünyanın farklı ülkelerinden gelen, ekolojik yaşama bir şekilde gönül vermiş bir grupla el ele verip haftalarca çalışarak bir kerpiç ev yaptığımız, birlikte pişirip yediğimiz, ortak bir mekanı paylaştığımız günlere… “Ekolojik topluluk etkisi”, insanın kendi elleriyle ve doğadan topladığı malzemelerle bir yuva inşa etmesi, diğer türlerle birlikte doğanın bir parçası olduğunu içselleştirmesi, zamanın insan toplumunun dinamiklerine göre sınırları çizilmiş bir kavram olmadığını, insanlar ve diğer canlılarla uyum içinde bir yaşam biçiminin mümkün olduğunu hissetmesi gibi getirilerin toplamı…

gen online summit 2019Topluluğun Gücü – İklim Değişikliği ve Farkındalık (Online Summit: The Power of Community-Climate Change and Consciousness) temalı online buluşma, GEN’in eylemleri ve ideallerini yansıtan, ‘başka bir yaşam mümkün’ diyerek yaptıkları ve söyledikleriyle ilham veren isimleri ücretsiz olarak insanlarla buluşturdu.  Konuşmalar maalesef sadece İngilizceydi, umarım daha sonra farklı dillerde de seçenekler sunulabilir. 1-10 Şubat 2019 tarihlerinde 30 etkili isimle yapılan röportajlar ücretsiz olarak yayınlandı. Her gün 3 röportajın yayınlandığı programın konuşmacıları arasında Joanna Macy, Charles Eisenstein, Satish Kumar, Fritjof Capra, Rob Hopkins gibi çevre aktivistleri, ekolojik düşünce konusunda öncü isimler, iklim değişikliğine yönelik yaratıcı çözümler üreten araştırmacılar ve girişimciler yer aldı. Daha fazla bilgi için etkinliğin websitesine bakabilirsiniz. Ayrıca çeşitli paylaşımlara ve tartışmalara dahil olmak isterseniz facebook grubuna da üye olabilirsiniz.

Bu programda yer alan konuşmacıların çeşitliliği önemli, çünkü ekolojik topluluk etkisinin sadece kırsalda bir ekoköyde veya ekolojik yerleşkede yakalanabilecek bir şey olmadığına dikkat çekiyor. Kırsalda bulunan, Findhorn ekoköyü gibi yaklaşık 50 yıllık geçmişe sahip köklü topluluklar veya sürdürülebilir kalkınma modeli oluşturan ekolojik çitflikler ve yerleşkeler “başka bir dünya mümkün” dedirten ilham verici örnekler.

Fakat kırsaldaki bu oluşumların yarattığı etkiyi kasabalara, mahallelere, şehirlerin geneline yaymak mümkün. Şehirlerde topluluk bahçeleri ve gıda toplulukları gibi girişimler, Slow City, Transition Towns gibi ilçeler ve şehirlerde gelişen, farklı ülkelerde yayılmaya devam eden modeller var.

Bir modele de gerek yok aslında, şehirde bir apartmanda oturanların bir araya gelerek atacağı ekolojik farkındalık adımları bile ekolojik topluluk etkisi yaratmak için yeterli! Su tasarrufu, alternatif enerji kullanımı ve evsel atıkların geri dönüşümüne yönelik uygulamalar, gıda atıkları için ortak bir kompost alanı yaratılması, kent ekosistemini besleyecek bahçe tasarımları gibi, sadece bir apartman ölçeğinde gerçekleştirilebilecek bir çok ekolojik girişim var. Şehirde bir apartmanla başlayıp birçok apartmana yayılabilecek bir ekolojik topluluk etkisi yakalamak mümkün! Bu, mahalleler ve genel olarak şehir planlamalarına doğru genişletilebilecek uygulamalara bir örnek… Ekolojik farkındalığı arttırmaya yönelik her türlü sosyal ve kültürel etkinlik de şehirde ekolojik topluluk etkisi yaratmaya yönelik önemli adımlar…

Şehri terk edip kırsalda doğal bir yaşam kurma arzusunda olan insan sayısı sürekli artıyor. Bununla ilgili haberler okuyoruz ama çoğumuzun çevresine bakması bile yeterli,  her birimiz bunu dillendiren en az 2-3 kişi tanıyordur. İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerdeki yoğun yapılaşma ve yeşil alanların gitgide azalması “doğaya dönme” arzusunu anlaşılır kılıyor. Fakat bu eğilim, doğayı şehirden uzak, ayrı bir kavram olarak konumlandırmaya yol açmamalı. Doğayı, insan toplumundan uzak, onun dinamiklerinden bağımsız, izole bir alan, bir sığınak olarak düşünmek yerine, şehirde veya kırsalda insanın parçası olduğu ve varlığından sorumlu olduğu bir bütün olarak görmek gerekiyor. İşte bu yüzden “ekolojik topluluk etkisi” sadece kırsaldan değil şehirden de dalgalanarak yayılacak bir şey, hatta şehirlerde dalgalanmasına daha çok ihtiyaç var; insan topluluğunun yoğunlaştığı şehirlerde, diğer canlıların ve doğanın tüm bileşenlerinin de topluluğun bir parçası olduğunu hatırlamamız gerekiyor.

Sürülebilen Çikolata Çevre ve Sağlık Dostu Olabilir mi?

cevre ve saglik dostu surulebilen cikolata

Bazıları bağımlı biliyorum ama maalesef sürülebilen çikolata ürünlerinin hem sağlık hem de çevre açısından etik bir alternatifini bulmak çok zor!

Öncelikle şunu söylemek zorundayım; bu ürünlerin kimisinde şeker kimisinde ise glikoz şurubu bulunuyor, özellikle bağımlı olanlar için dikkat edilmesi gereken bir detay bu. Glikoz mısır nişastasından elde ediliyor. Bu şurubun vücutta şeker dengesini olumsuz etkilediği, obeziteye yol açtığı ve kanserli hücreleri beslediği biliniyor.

Yapay tatlandırıcıların dışında bildiğimiz şekerin (şeker pancarı veya şeker kamışından elde edilen) de aşırı tüketimi benzer sorunlara yol açıyor. Kullanıyorsanız beyaz ekmekten veya pirinç, baklagiller, meyveler ve bazı sebzelerden zaten belli oranlarda şeker alıyoruz, üstüne şeker ya da ondan daha da tatlı olan glikoz-früktoz ilaveli ürünleri aşırı tükettiğimizde vücut dengesini farkında olmadan sarsıyoruz ve uzun vadede hastalıklara davetiye çıkarıyoruz. Bu arada bir ürün şeker dışında, tatlandırıcı veya glikoz-früktoz içeriyorsa, Türk Gıda Kodeksi’ne göre ürünün içindekiler kısmında bu belirtilmek zorunda.

Bunlar işin sağlık boyutuydu, gelelim çevre boyutuna… Kakao dünyanın sınırlı bölgelerinde yetişebilen bir ürün, dolayısıyla tıpkı kahve gibi talebi çok olduğu için üretildiği bölgelerde çevre üzerinde baskı unsuru. Adil ticaret sisteminin icat edilmesine sebep olan ürünlerden birisi. Burada çikolata tüketimiyle ilgili önceki bir yazıyı hatırlamakta da fayda var. Sertifikalı olan bazı ithal ürünler dışında piyasadaki sürülebilen çikolata ürünlerinin hiçbirisi sürdürülebilir koşullarda üretilen kakao kullanmıyor.

Bir diğer konu da sadece çikolatalı kremada değil, ambalajlı tatlıların bir çoğunda bulunan palmiye yağı (palm oil) ya da bir diğer adıyla hurma yağı. Palmiye yağı, ürün seçimimizi etkilemesi gereken başlıca içeriklerden birisi; içindekiler kısmında bu yağı gördüğünüz anda o ürünü rafa geri koyun ki vicdanınız rahat olsun. Yoksa yok edilen yağmur ormanlarının ve yaşam alanından edilen bir sürü canlının vebali boynunuza…

palmiye yagi-wwf

WWF kampanyası: “Sürdürülebilir Palmiye Yağı – Fark Yaratabilirsiniz” – Tüketicilerin sürdürülebilir palmiye yağı kullanımını talep etmesi ve üreticilerin bunu tercih etmesi, yerel üreticiler için daha adil çalışma koşulları, yağmur ormanları ve çevresinin korunması, burada yaşayan canlılarla birlikte tüm ekosistemin yaşam hakkının savunulması anlamına geliyor.

Bazı yabancı firmalar, dünya çapında yükselen tepkiler karşısında bu yağı ürünlerinde kullanmazken, bazıları da Roundtable on Sustainable Palm Oil (RSPO) üyesi olan, sürdürülebilir palmiye yağı üreticileriyle çalıştıklarını ilan ediyor, ürünlerinin içindekiler kısmına da “sürdürülebilir palmiye yağı” ibaresini koyuyorlar.

surdurulabilir palmiye hurma yagi

Fakat bu etiket de hala tartışmalı, çünkü bu ürün için sürdürülebilir tarım yapan üretici sayısı toplamın %7si kadar. Bu yağın pazarının %40’ı gibi ciddi bir oranını elinde bulunduran büyük markalar zaten büyük bir yağmur ormanları yıkımına sebep oluyorlar. Bir ürün satın alırken palmiye yağıyla ilgili şunlara dikkat edebilirsiniz:

  • Türkiye’de bazı ürünlerde palmiye yerine palm ya da hurma yağı ifadeleri kullanılabiliyor.
  • Bir üründe doymuş yağ oranı toplam yağ oranının %40’ı kadarsa, bu üründe mutlaka palmiye yağı bulunuyor demektir.
  • Detaylı içerik açıklaması olmadan sadece ‘bitkisel yağ’ ibaresini gördüğünüz ürünlere şüpheyle yaklaşabilirsiniz, içinde palmiye yağı bulunabilir.

Bir de gıda kilometresi ve karbon ayak izi meselesi var tabii… Piyasadaki çok bilinen yabancı markaların yerine bu sürülebilir tatlıların yerli üretim olanları tercih edilerek gıda kilometresine bir nebze dikkat edilebilir, ama onların da çoğu masum değil, neredeyse hepsinde şu palmiye / hurma yağı yine var, yine var…

Bu şartlarda, madem yerli-yabancı üreticiler palmiye yağı kullanmaktan vazgeçmiyor, siz onların ürettiği sürülebilen çikolatalardan vazgeçebilirsiniz! Ben vazgeçemem diyenler eğer vakit ayırabiliyorlarsa evde kendi sürülebilen çikolatalarını yapmayı deneyebilirler. Ben çok tüketmediğim için hiç yapmadım, ama internette bir sürü tarif var.

Evde yapamam diyenlere de iyi bir haberim var, yapay tatlandırıcı içermeyen, içinde palmiye / hurma yağı olmayan ve üstüne üstlük yerli üretim olan ürün seçenekleriniz var, benim keşfettiğim iki ürün olsa da hiç yoktan iyidir…

Fazla şekerli gıda tüketmemeye dikkat ediyorum ama arada etik ürünlerle kaçamak yapmaktan zarar gelmez diyenler bu ürünleri tercih edebilirler 🙂

ChokOliva Zeytinli Çikolata Kreması

chokolivaİzmirliler, hemşerilerim diye söylemiyorum, alternatif ürünler üretmek konusunda baya iyiler 🙂 ChokOliva da İzmir merkezli, UGS A.Ş.’nin (Türkiye’nin zeytin ürünleri ihracatının yüzde 70’ini gerçekleştiren firma) bir markası. İçinde meyve suyu konsantresi, doğal fermente zeytin, %5,8 kakao ve %13 oranında fındık-fıstık var. Yapay tatlandırıcı ve doymuş yağ yerine meyve şekeri ve zeytinyağının kullanılmasıyla güzel bir alternatif yaratılmış. Sürülebilir çikolata kremalarına küstüren iki içerik de, yani yapay tatlandırıcı ve palmiye / hurma yağı da, bu üründe yok. Bu arada bu ürüne şu ana kadar sadece Migros’ta rastladım…

Fiskobirlik Nuga Kakaolu Fındık Kreması

fiskobirlik nuga1938’de kurulan Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’ne bağlı Fiskobirlik Efit’in ürünlerinden Nuga, özellikle “palmiye yağı içermez” ibaresiyle piyasaya sürüldü. Bitkisel yağ içeriği fındık, ayçiçek ve pamuk yağından oluşuyormuş. İçinde glikoz veya yapay tatlandırıcı yok, çünkü daha önce de yazdığım gibi Türk Gıda Kodeksine göre bunun etiketlemede belirtilmesi gerekiyor. Fiskobirlik üretimi olunca içindeki fındık oranı %16, piyasadaki diğer benzer ürünlere göre daha fazla. Yerli fındıkların kullanıldığını söylemeye gerek yok tabii… Ürün birçok markette bulunabiliyor.

Alışverişte “Gıda Kilometresi”ne Dikkat Ediyor Muyuz?

gida kilometresi

Satın aldığınız gıdanın sofranıza ulaşana kadar ne kadar yol kat ettiğini hiç düşündünüz mü? Bir gıdanın üretildiği yerden alınıp tüketiciye ulaştırılması için ne kadar uzun bir yolculuk gerekiyor, bu süreçte harcanan enerji ve karbon salınımı, çevreye verilen zarar, diğer bir deyişe nakliyeden kaynaklanan karbon ayak izi ne kadar; bu mesafe hesabına gıda kilometresi (food miles) deniyor.

Küresel ticaret ağı bize kendi topraklarımızda yetişmesi mümkün olmayan ürünleri yeme fırsatı sağlıyor. Bunların arasında belki de birçoğumuzun vazgeçemeyecek kadar alışmış olduğu yiyecek ve içecekler var, mesela çikolata, kahve, tropik meyveler vs. gibi. Eğer bunları tüketmeye devam etmek istiyorsak gıda kilometresi hesabının yüksek çıkması kaçınılmaz. Bu durumda üretim yeri, üretim koşullarının ne kadar etik ve sürdürülebilir olduğu gibi konulara dikkat etmek mümkün. Afrika’dan gelen kakao hammaddesinin İsviçre’de çikolataya dönüştürülmüş halini İstanbul’da satın almak yerine, İstanbul’da üretilen çikolatayı seçmek, veya Güney Amerika’dan gelen kahvenin adil ticaret koşullarında üretilmiş olanını satın almak gibi daha duyarlı tercihler yapılabilir.

Basic RGB

İllüstrasyon: Mr.Murray

Bununla birlikte küresel ticaret anlaşmaları bizi, yanı başımızda üretilen bir gıdanın kilometrelerce ötedeki bir ülkeden gelen versiyonunu almaya zorlayabiliyor! Bu konuda aklıma gelen ilk örnekler hep muz ve ceviz oluyor. Türkiye’de muz ve ceviz yetişiyor, ama etrafımızdaki irili ufaklı marketlerin çoğunda yerlilerini bulmak imkansız! İşte ithal ürünü almaya zorlama kısmı burada devreye giriyor, en ulaşılır yerlerdeki marketlerde yerli ürünler yerine ithalinin satışı yapılıyor. Yerli alternatiflerin dağıtım ağı ithallere göre daha sınırlı, ayrıca bazı ürünlerde ithallerin fiyatı yerlilere göre daha ucuz olabiliyor. Akla mantığa sığmayacak bir durum ama gerçek, işte “anlaşmalar” burada devrede!

Muz alırken elinizi attığınızda meyvenin üstüne yapıştırılmış küçük etikete bakınca Peru, Guatemala yazısını falan görüyorsanız aklınıza şu soru gelsin: “Anamur ya da Alanya’da yetişen muzun ne eksiği var?”. Tek eksiği “gıda kilometresi”, o da pek iyi bir özellik.

kuru bakliyatKuru bakliyatta da aynı sorun var… Bir gün marketten kuru börülce almaya kalkmıştım, paketin arkasını çevirip menşei kısmına bakınca “Yok artık!” demekten kendimi alıkoyamadım! Börülce taa nerelerden gelmiş biliyor musunuz? Peru! Yaa, işte böyle… Bizde börülce yetişmiyor ya, Güney Amerika’dan börülceyi getirip burada paketliyoruz. Kuru bakliyatları alırken en azından buna dikkat edebiliriz, “Anadolu’nun güzelim köy mercimekleri, Ege’nin mis gibi börülceleri dururken neden bu karbon ayak izine ortak olayım ki?” diye kendinize bir soruverin… Kuru bakliyat ürün paketlerinin arkasında ürünün menşei yazıyor, Türkiye olanları almaya dikkat edebiliriz!

gida topluluklariYerli üretim imkanı olan gıda ürünlerinde ithale yönelmemek tüketici olarak bizim elimizde, biraz araştırmayla yerli alternatiflere ulaşmak mümkün. Farklı illerde gitgide gelişmekte olan, yerel üreticilerin doğal ürünlerini tüketicilerle aracısız buluşturmayı hedefleyen gıda toplulukları desteklenmesi gereken güvenilir bir kaynak. Türkiye’deki iletişim kurulabilecek toplulukların listesine gıda toplulukları web sitesinden ulaşılabilir.

Kuru bakliyatta aklıma gelen bir yerli ve doğal üretim alternatifi de Ovacık ürünleri. Hem yerli üretim hem sosyal sorumluluk! Ovacık Belediye’sinin doğal fasulye ve nohutları bir çok açıdan etik ürün sıralamasında zirvede olmayı hak ediyor. Yerel yönetimin desteğiyle ve doğal koşullarda üretilen bu ürünlerin bir başka güzel özelliği daha var, belediye bu ürünlerin satışıyla öğrencilere burs imkanı da sağlıyor.

ovacik dogalOvacık ürünlerine web sitesinden sipariş vererek ulaşılabiliyor. Nohut ve kuru fasulye dışında bal ve arı ürünleri, doğal kaynak tuzları, dut ve pekmez çeşitleri bulunuyor. Ürünlere talep çok fazla. Belediyenin Facebook hesabında belirtilene göre, küçük bir ilçe olan Ovacık’ta sınırlı olanaklarla üretimi ve gönderimi yapılabilen ürünlerin tesliminde gecikmeler yaşanabiliyor. Bu yüzden fasulye ve nohudunuz bitmeden önce sipariş vermek en iyisi 🙂

migros anadolu lezzetleriMigros’un Anadolu Lezzetleri adıyla piyasaya sürdüğü ürünler arasında da kuru bakliyat çeşitleri var. Yerli tohumlarla üretimi ve yerel türleri çoğaltıp desteklemeyi hedefleyen bu ürün grubunda Yozgat sultani yeşil mercimek, Uşak sarı mercimek, İspir kuru fasulyesi gibi yöresel çeşitler bulunuyor. Ürünler organik sertifikalı değil, fakat web sitesinde geleneksel yöntemlerle sınırlı sayıda üretildiklerine dair bir açıklama var, hatta bu sebeple her dönem mağazalarda tüm çeşitlere ulaşmanın mümkün olmayabileceği belirtiliyor. ‘Geleneksel yöntemler’ tanımı çok belirsiz tabii, ama yine de Peru’dan ya da Çin’den gelen kuru bakliyata tercih etmeniz için birçok sebep var!

Gıda kilometresini düşününce aklıma gelen bir diğer meyve de son yıllarda adını daha sık duyar olduğumuz Avokado! Çok sevdiğim bir meyve, bir sürü de faydası var. Ama tıpkı kakao ve kahve çekirdeği gibi avokado da, aşırı sevmekle birlikte “peki şu gıda kilometreleri ne olacak” diye dertlenip durduğum, beni çelişkilere sürükleyen ürünlerden birisiydi, çünkü yerli üretimi yoktu. Ama artık Akdeniz bölgesinde yerli avokado üretiliyor! İnternette biraz araştırdığımda tek bulabildiğim 2011 yılına ait bir haberdi, bir tarım fuarında böyle bir açıklama yapılmış. Sonra organik pazarda mis gibi Anamur avokadosuyla karşılaştım! Tam da tezgahına denk gelmişim, başındaki beyefendi Türkiye’deki avokado yetiştiriciliğini başından beri bilen ve takip eden birisi çıktı. Meğer ilk avokado 20 yıl önce Silifke’de ekilmiş ve meyveleri toplanmaya 10 yıl önce başlanmış. Eylül’den Ocak’a kadar tam mevsimi, gelsin yerli avokadolar, güzelim salatalar ve soslar!

yerel gida

Gıdada sadece doğalı değil aynı zamanda yerel olanı da aramak gerekiyor. Doğal ve sağlıklı gıdaya daha fazla ulaşmanın tek yolu, bunun kaynağı olan çevrenin haklarını da gözetmekten geçiyor. Daha az gıda kilometresi, daha az karbon ayak izi demek, bunun için yerel ve etik tüketim!

Geleceği Eko-felaket Değil Ekotopya Olarak Hayal Etmek!

 

Mina Braun-The Red Bench

Mina BraunThe Red Bench 

Uzun bir aradan sonra ilk yazı, biraz uzun oldu 🙂 Geçtiğimiz haftalarda ekoköyler ağının yıllık konferansı vardı, ben sonunu yakalayabildim, gündemden biraz haberim oldu. Türkiye’den de birkaç kişi oradaydı ama bu katılım çok daha fazla olabilirdi, çünkü orada paylaşılmaya değer birçok oluşum var.  Dünyanın her yerinde, kentte ve kırsalda bir araya gelen topluluklar yeryüzünün geleceği için çok umut verici şeyler başarıyorlar. Türkiye de dahil. Bunların görünürlüğü, bilinirliği daha fazla olmalı, ama nedense biz bunları paylaşmak konusunda olumsuz gündemi paylaşmak kadar etkili ve hevesli olamıyoruz. Bu da “nasılsa hiçbir şey değişmeyecek” durumunu besliyor. Dünyada çevre kiriziyle ilgili genelde böyle bir yaklaşım var. Peki “başka bir yaşam mümkün” durumuna nasıl geçiş yapılacak?

Çevre krizi çağında olduğumuzu artık biliyoruz. Hala küresel ısınmanın bir varsayım olduğunu savunmaya çalışan bilim adamları, siyasi liderler ve çıkar grupları olsa da, yaşanan çevre felaketleri, iklim değişikliğinin etkilerini bire bir yaşayanların hikayeleri, acil önlemlerin alınması için çağrı yapan bilim adamları, 196 ülkenin temsilcilerini bir araya getiren 2015 Paris İklim Anlaşması (COP21) gibi uluslararası girişimler bu ‘varsayımcıları’ yalanlıyor.

Paris Anlaşması’nda belirlenen kriterler henüz hukuken zorunlu olmasa da, Türkiye dahil bazı ülkeler tarafından hala ulusal meclislerde onaylanmayı beklese de, veya çevre krizine katkısı en yüksek seviyelerde olan Amerika gibi bir ülke anlaşmadan geri çekilse de, gerekli önlemler alındığı takdirde hala krizin seyrini değiştirme şansımız olduğuna inanılıyor. Yetkilileri harekete geçirmek ve kriterlerin bir an önce uygulanmasını sağlamak için her ülkede toplumların yetkililer üzerinde baskı yaratması, burada sivil toplum kuruluşlarının ve yerel çevre hareketlerinin kışkırtıcı etkisi çok önemli.

Peki bu koşullarla ilgili daha fazla insanda farkındalık yaratmak nasıl mümkün? Hikayeler önemli! Küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle ilgili medyanın, sinema veya edebiyat gibi kültürel araçların yarattığı algı, hikayeleri oluşturuyor. Hikayeler insanların bugünkü sorunlara bakış açısını, geleceğe dair umutlarını şekillendiriyor.

Maalesef çevre ve iklim değişikliği ile ilgili çoğu hikaye insanlarda korkuyu beslemeye yönelik felaket senaryolarıyla dolu. Felaket korkusu bazen harekete geçirici olabilir ama insanın öncelikle umuda ihtiyacı var! Olumlu örnekler dinlemeye, görmeye ve düşlemeye ihtiyacı var.

Yani bize çevre kriziyle ilgili yeni bir dil, yeni hikayeler lazım. İşin güzel tarafı yeni hikayeler için kaynaklar mevcut. Halihazırda dünyanın her yerinde yeşeren umut verici örnekler var. Kazanılan çevre mücadeleleri, kentlerde ve kırsalda gelişen ekolojik topluluklar, bu toplulukların su kaynakları, toprak verimliliği, çorak araziler ve ormanlar üzerinde yarattıkları iyileştirici etkiler var. Bu olumlu örnekleri ne kadar dinliyor, okuyor ya da izleyebiliyoruz? Aslında bunlar, eko-felaketler yerine ekotopyalar hayal etmemizi sağlayacak olan yeni hikayelerin zengin kaynakları!

Yeni hikaye demişken, 40 yıldan uzun süredir var olan dünyanın en eski ekolojik köylerinden İskoçya’daki Findhorn ekoköyünde, tam da bu amaçla 2016 yılında Yeni Hikaye Zirvesi (New Story Summit) düzenlendi. 50 farklı ülkeden çevre aktivistlerinin, araştırmacıların ve fark yaratan isimlerin katıldığı zirvede ilham veren güncel örnekler, ihtiyaç duyulan bakış açısı ve eylem biçimleri tartışıldı. Bu zirvenin sonucunda Yeni Hikaye Filmi (New Story Film) adlı bir film de ortaya çıktı. Film ücretsiz olarak izlenebiliyor, henüz Türkçe altyazısı mevcut değil ama sanırım yakında olacak…

ecotopia 2121

Gelelim bana bu yazı için ilham veren bir habere… Tayland’daki Mahidol Üniversitesi’nde çevre alanında çalışan akademisyen Dr. Alan Marshall, umut verici gelecek tasvirlerine ihtiyacımız var diyerek öğrencilerine bir ödev veriyor; “2121 yılını bir ekotopya olarak hayal edin, doğayla uyumlu ve ekolojik farkındalığa öncelik verilerek tasarlanmış yaşam alanları düşünün” diyor! Bu ödev daha sonra büyük bir projeye dönüşüyor. Günümüzdeki 100 kent için öngörülen iklim değişikliğine bağlı riskler tespit ediliyor ve bunlara karşı alınabilecek önlemlere göre gelecekteki kentler tasarlanıyor. Sonuçta ortaya Ekotopya 2121: 100 Kent için Yeşil Ütopya Öngörüleri (Ecotopia 2121: A Vision for Our Future Green Utopia in 100 Cities) adlı bir kitap çıkıyor.

Kitapta, sel riskinin olduğu kentlerde yaşam alanlarının tepelere kurulması, hava kirliliği riski olan yerlerde bireylere her yıl 4 ağaç dikme zorunluluğu getirilmesi gibi öngörülerin yanında, özel araçların artık kullanılmadıkları için inşaat malzemesine, yolların da yeşil alana dönüştürülmesi gibi daha radikal çözümler de var! Bazı tasvirler fazla teknoloji yoğun olsa da yine de güzel bir çaba; 2121 ekotopyasında teknolojinin önceliği de ekosistemle uyumdur diye varsayalım.

Alan Marshall, 100 yıl içinde dünyadaki her kentin iklim krizinden etkileneceğini hatırlatıyor, kıyı yerleşimleri için deniz seviyesinin yükselmesi, yüksek yerleşim yerleri için su kaynaklarının azalması, çorak araziler için kuraklık, sıcaklık ve yangın artışı gibi riskler şimdiden öngörülüyor. Önemli olan bu risklere karşı nasıl yöntemler geliştirileceği. Her yerleşim yeri kendi dinamikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yaşam alanlarını yeniden tasarlarsa uzun vadede bu risklerin felakete dönüşmesi önlenebilir, burada yerel hareketlerin önemi bir kez daha öne çıkıyor.

Gelecek hakkında felaketler değil ekotopyalar üzerinden düşünmeye ihtiyacımız var. Bunu yapmaya, bugün yaşanılan kayıpları ve haksızlıkları konuşurken, kazanımları ve iyilikleri de unutmamakla başlayabiliriz, umut ve motivasyon bu dengede bir yerlerde…

Ekotopya demişken ilk aklıma gelen üç kitap, bir film ve bir de kışkırtıcı video önerisinde bulunacağım 🙂 Kitaplar sırasıyla iki roman Ekotopya ile Hiçbir Yerden Haberler, ve yaşayan ekotopyalar diyebileceğimiz ekoköyleri daha yakından tanımak için bir araştırma kitabı Ekoköyler: Sürdürülebilirliğin Yeni Ufukları.

demain film

Filmin söylemi: “Dünyanın her yerinde çözümler mevcut”

Film önerisi 2015 yapımı Demain (Yarın), dünyanın farklı yerlerinde iklim krizine karşı çözümler geliştiren insanların ve oluşumların umut veren hikayelerini aktarıyor. Kışkırtıcı video ise yazar ve aktivist, iklim değişikliğine karşı 100 somut çözüm önerisi sunan Project Drawdown adlı sivil girişimin kurucusu Paul Hawken’ın bir konuşmasından. Bunu aslında Türkçe’ye çevirmek lazım, bir ara yapmak istiyorum. Dünyada ekolojik hareketlerin nasıl dip dalgası gibi gelişip büyüdüğünü ve bunun öncelikle bir sosyal haklar mücadelesi olduğunu anlatıyor.

 

**İklim değişikliğiyle ilgili uluslararası gelişmelerden haberdar olmak için:

350turkiye.org

http://iklimagi.org

Kar, Gündelik Hazlar, Yok Olan Türler…

kar2_2

Kar iyi bir şey bizim bildiğimiz???

“İstanbul günlerdir kara teslim!” Bir flaş haber başlığı da ben atayım dedim, zira günlerdir maruz kaldığımız gündem bu. Aman efendim İstanbul’da kar yağdı, hayat durdu, insanlar kayıp poposunun üstüne düştü, hastanelerde ortopedi servisleri doldu taştı falan filan…

Kar yağıyor yağmasına da kentlinin çilesi sonrasında çıkacak. Sonrası bilindik senaryo, karın çoğu toprağın üstüne yağmıyor ki eriyince toprağa ve yer altı sularına falan karışsın, çoğu betonla buluşunca bize bıraktığı şey toprağın ve suyun bereketinden çok çamur ve ızdırap olacak tabii!

“Kar nasıl hayatımızı felç etti” başlıklı kentli gündemimizden biraz sıyrılsak mı diyerek alakasız gibi görünen ama aslında pek ilgili olan bir konuya geleceğim 🙂

Yıllar içinde nesli tükenen türler!

Bunun üzerine izlediğim kısa bir video bunları düşündürdü… Videoda 1902’den günümüze kadar nesli tükenen canlıları gösteriyor.

Hani çoğu insanın bildiği “arılar ölürse insan ırkının sonu gelir” lafı var ya, bunun anlamı üzerine gerçekten düşünmüş olsak tüm canlıların, parçası olduğumuz, nefes almamızı sağlayan doğal döngü içinde yaşamsal önemleri olduğunu bilirdik.

İnsan ırkının eylemleri kaç tanesinin yok olmasına yol açmış ortada, bu demek ki, kaç kere yaşam damarlarımız koparılmış, her şeyin birbirine bağlı olduğu, birbirini beslediği mükemmel denge alt üst edilmiş…

İnsan ırkı yaşamsal gündemler yerine yaratılmış gündemlerle uğraşmaya devam ettikçe kendi ırkının sonunu getirecek, distopya değil gerçek.

Bu yok edilen türlerden, yaşam hakkı ve yaşamsal önem sıralaması açısından hiçbir farkımız yok. Doğa kendini, insan müdahalesinden bağımsız kalabildiği küçük alanlarda yenilemek konusunda o kadar mükemmel ki verdiğimiz zararın etkilerini hala görmezden gelebiliyoruz.

Her şey birbirine bağlı! İşte tam da bu yüzden sevgili insan dostlarım yediğiniz, içtiğiniz, aldığınız ve tükettikleriniz pek çok önemli. Sen gündelik alışkanlıklarının hazzından vazgeçme diye senin kadar yaşam hakkı olan başka bir canlı ve dolayısıyla doğanın herhangi bir parçası zarar görüyorsa, onun yaşam kaynakları sömürülüyorsa o hazzını kenara koymalısın! Yapabileceğimiz en basit şey etik tüketim. En basit şey diyorum çünkü aslında atık hiyerarşisine göre en ideali en az tüketim, mümkün olduğunca sadeleşmek! Ama tükettiklerimizi sorgulamak da iyi bir başlangıç…

İnsan ırkının doğal döngüye nasıl bir katkısı var hala pek çözülebilmiş değil, ben de düşününce bulamıyorum, yani örneğin kuşlar gibi ağzımızla tohum taşıyıp bitki türlerini yayıp çoğaltmıyoruz veya solucanlar gibi toprakta hava kanalları falan açmıyoruz. Ne işe yarıyoruz, parçası olduğumuz doğal dengeye nasıl bir katkımız var ben hala bilmiyorum.  Bizi diğer türlerden ayıran en belirgin fark irade gibi geliyor, onu da bırak diğer türleri kendi türümüzün, hatta direk kendimizin bile faydasına kullandığımız söylenemez.

Elimizi attığımız, gündelik yaşamda kullandığımız çoğu şey tartışmalı bir içeriğe sahip, bu durumda hassas davranmaya çalışanların işi baya zor. Ama hassas davranmaya çalışmaktan da vazgeçersek ne anlamı kaldı irademizin? Zaten bir anlamlı özelliğimiz o gibi görünüyor…

Tüketicinin Çevre Sorumluluğu: Etik Tüketim

 

etik tuketici

İlüstrasyon- Twylamae

Tüketim alışkanlıklarının doğal çevreye verdiğimiz zararın önemli bir parçası olduğunu kanıtlayan bir araştırmanın daha haberine denk geldim. “Doğal çevre” derken, içtiğimiz su, beslendiğimiz toprak ve soluduğumuz havadan bahsediyorum, yani “yaşamsal” bir şeyden. Bunu söylememin sebebi de, bu konuyla “ilgilenmeme” yaklaşımının yersizliğine dikkat çekmek. Malumun ilanı olan bunun gibi birçok araştırma yapılıyor, bunların mümkün olduğunca fazla insana ulaşması önemli, çünkü bu doğrudan bedeninizi, zihninizi ve evinizi ilgilendiriyor, yani her gün yaptığınız yeme, içme, davranış ve alışveriş tercihlerinizi!

ekocadikapak fotoİşte burada etik tüketim devreye giriyor. Aldığım ürünün içindekiler su kaynaklarına, toprağa ve bedenime zarar veriyor mu? Üretim ve paketleme yeri dünyanın bir ucu mu, bana ulaştırmak uğruna orantısız bir enerji mi harcanmış? İçindeki bir hammaddenin üretimi için ormanlar feda mı edilmiş, yerli halkın yaşamsal kaynakları mı sömürülmüş? Alışveriş yaparken bunun gibi sorular sormak etik tüketim sorumluluğunu almak anlamına geliyor. Etik tüketici olmakla ilgili şu yazıya göz atabilirsiniz.

Journal of Industrial Ecology dergisinde yayımlanan bir çalışmaya göre, dünyadaki sera gazı salınımının yüzde 60’ından fazlasının ve dünyadaki su kullanımının yüzde 80 kadarının sorumlusu tüketiciler…

Araştırmanın yürütücülerinden olan, Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (NTNU) Endüstriyel Ekoloji Programında doktora eğitimini sürdüren Diana Ivanova’ya göre, tüketim alışkanlıklarımızı değiştirdiğimizde karbon ayak izinde de önemli oranda bir değişikliğe neden olabiliriz.

Satın aldığımız ürünler ve o ürünlerin üretim sürecinde çevreye olan etkileri, tüketiciler olarak karbon salınımına katkımızı büyük oranda arttırıyor. Örneğin, evde veya iş yerinizde su tasarrufu yapıyor olabilirsiniz, fakat satın aldığınız ürünün üretim koşulları veya üretildiği yer gibi özelliklerine dikkat etmiyorsanız bir yerden tasarruf yaparken diğer yerden harcamaya devam ediyorsunuz! Dünya genelinde kullanılan suyun büyük oranı satın aldığınız ürünlerin üretimi için harcanıyor.

Çok et tüketiyorsanız büyük bir karbon ayak izine ortak oluyorsunuz. Daha önceki bir yazıda da bahsettiğim gibi, su kaynaklarının yaklaşık %70’i endüstriyel et üretimi için ve yeryüzündeki arazilerin yarısına yakını hayvan yemi üretimi ve otlatma için kullanılıyor. Daha az et tüketimi, daha az karbon ayak izi demek!

sebze-meyve

İşlenmiş ambalajlı gıdaların üretimi çok yüksek miktarda su tüketimine sebep oluyor. Her bir işlenmiş gıda için, hammadde üretimi, işleme tesisine nakliye, üretim ve paketleme gibi süreçlerde bol miktarda su harcanıyor. Harcanan enerji miktarı ise cabası…

Bu araştırmanın ve bir çok benzer araştırmanın gösterdiğine göre, ülkelerin refah düzeyi ne kadar yüksekse çevreye olan etkileri de o kadar fazla oluyor. ABD, Lüksemburg, Norveç, Avustralya gibi ülkelerde kişi başına düşen karbon ayak izi oranı, dünya ortalamasının neredeyse 3 katı üzerinde. Bunun sebebi de, bu ülkelerde nükleer ve HES gibi enerji kaynaklarının yaygın olmasının yanı sıra, ithal ürün ve işlenmiş ambalajlı ürün pazarının da çok büyük olması.

Çözüme giden yol daha “yeşil” bir yaşam biçimine doğru yönümüzü değiştirmek. Etik tüketim alışkanlıkları geliştirmek! Elimizin altındaki ürünlerin market raflarına, geride nasıl bir karbon ayak izi bırakıp geldiklerini düşünerek alışveriş yapmak. Bir ürün satın alırken yaşamın her alanına etki eden çok önemli bir tercih yaptığımızı unutmamak!

Etik alışverişler…

***Bu yazıdaki araştırma bilgileri dusunbil.com sitesinden alınmıştır.

Türkiye’nin ilk Atık Pil Geri Kazanım Tesisi

pil geri dönüsüm

Atık piller içerdikleri civa miktarına bağlı olarak, çöpe atılıp toprağa ve su kaynaklarına veya yakılıp havaya karışmalarıyla doğal çevreye ve insan sağlığına zarar verebiliyorlar.

TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nin Kocaeli’de kurduğu, Türkiye’nin ilk  Atık Pil Geri Kazanım Tesisi bu atıkların kontrolü ve yeniden kullanımı için önemli bir adım.

Atık pillerin yaklaşık olarak yüzde 90’nını oluşturan çinko, karbon, alkali atık pillerin çevreye ve insan sağlığına zarar vermeden devreye alınacağı, bertaraf edileceği ve ekonomik kullanıma sunulacağı bu tesis, yılda 300 ton atık pil işleme kapasitesine sahip. Tesiste kullanılmış pillerin içindeki değerli metaller geri dönüşüm yoluyla yeniden değerlendirilecek.

atık pil kutusu

Türkiye’de bazı belediyelerin kullanılmış pillerin toplanmasıyla ilgili çalışması var, sokaklarda direkler üzerine asılı pil toplama kutuları dikkatinizi çekebilir. Bazı marketlerde, teknoloji mağazalarında, okullarda ve firmalarda da toplama noktaları bulunuyor. Ayrıca bulunduğunuz yere pil toplama kutusu konulmasını, bu konuda yetkili kuruluş olan Taşınabilir Pil Üreticileri ve İthalatçıları Derneği’nden (TAP) internet üzerinden bizzat talep etmeniz de mümkün…

TAP atık pil

Satın Alma Değiş-Tokuş Yap :)

Değiş-tokuş günü

Şöyle bereketli bir kadın çemberi oluşturup değiş-tokuş günü yapmak ne zamandır istediğim bir şeydi, sonunda yaptık 🙂 Elden çıkartmak istediğimiz, artık işimize yaramayan kıyafet, mutfak eşyası, DVD, aksesuar vs. gibi her türlü eşyayı bohçalarımıza doldurup bir araya geldik. Herkes katkıda bulundu, bir de güzel sofra kurduk, hem yedik içtik hem paylaştık 🙂 Sahiplenilmeyen eşyaları da bağışlamak üzere bir kutuya doldurduk.

Her yıl artık kullanamayacağımız ya da işimize yaramayan bir sürü eşyayı kenara ayırıyoruz. Tüketim alışkanlıklarını değiştirip sadeleşmeye başlayan ve gerçekten ihtiyacı olmadıkça yeni eşya almayanların bile elden çıkarmak isteyeceği eşyalar mutlaka oluyor. Başka birinin işine daha çok yarayacağını düşünüp kenara bir şeyler ayıranlar da mutlaka vardır. Çoğu zaman da bu birikenleri nereye verirsek yeniden işe yarar bilemiyoruz. Aslında birçok belediyenin ikinci el eşya toplama hizmeti var, bunun dışında bazı sivil toplum kuruluşları da bunu yapıyor ama genelde göz önünde yerler değil, ulaşmak için araştırma yapmak gerekiyor.

charity shop

 

İngiltere’de bununla ilgili çok sevdiğim bir uygulama var. Her yerde, en bilinen alışveriş caddelerinde bile “Charity shop” denilen “bağış mağazaları” var. Her biri de farklı bir sivil toplum kuruluşunun iktisadi işletmesi. Buraya kabul edilen eşyalar da bir elemeden geçiyor ve temizlenip satışa sunuluyor. Hiç kullanılmamış eşyaların bağışlandığı da oluyor, bunlara da çok uygun fiyata ulaşabiliyorsunuz. Elde edilen gelir de işletmeci sivil toplum kuruluşuna kalıyor. Hem artık kullanmadığınız eşyaları bırakabileceğiniz, hem de paranızın iyi bir amaç için kullanılacağını bilerek uygun fiyata alışveriş yapabileceğiniz bir adres! İkinci el kullanarak tüketimi azaltmanız da cabası! Bu sistem o kadar oturmuş ki ihtiyaçlarının çoğunu buradan gideren insanlar var, bu yüzden bağışlanan eşyalar da, onların sunumu da genelde çok özenli…

Bizde de benzer bir uygulamaya geçenlerde rastladım. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Kuyubaşı’nda bir satış mağazasını gördüm. Aslında Üsküdar ve Maltepe’de de şubeleri varmış, hatta başka illerde de… Giyim ve mutfak eşyaları gibi birçok ürün bağışlanabiliyor, bunlardan öğrencilere uygun olanları dernek aracılığıyla ücretsiz olarak dağıtılıyor, kalanlar da mağazada uygun fiyatla satılıyor. Ama kıyafetler sezonluk alınıyor, yani yazın yazlıklar, kışın kışlıklar gibi… Elde edilen gelir de, derneğin öğrencilere burs sağlamak, eğitim ihtiyaçlarını karşılamak gibi faaliyetlerine aktarılıyor. Belki başka sivil toplum kuruluşlarının da benzer mağazaları vardır, denk geldikçe buraya da eklerim zaten. Ama çok güzel bir uygulama, keşke İngiltere’deki “bağış mağazaları” gibi bu dükkanlar da bizim alışveriş mekanlarımızda görünür bir şekilde yerini alsa.

Daha önce bağışta bulunduğum için Kadıköy ve Beşiktaş Belediyelerinde de ikinci el eşya toplama hizmeti olduğunu biliyorum. Selamiçeşme Özgürlük Parkı içinde bulunan Feneryolu Gönüllü Evi de Pazartesi günleri her türlü eşyayı kabul ediyor.

swap not shop

Bu değiş-tokuş günleri yurtdışında arkadaşlar hatta küçük topluluklar arasında ritüel haline gelmiş. “Clothing swap” ya da “swapping day” adlı buluşmalar düzenleniyor, sloganları da: “satın alma değiş-tokuş yap!”

Bizim rengarenk değiş-tokuş günümüzde neler çıktı ortaya neler! Üzerinde hala etiketi duran, bir hevesle satın alınmış ama hiç kullanılmamış kıyafetler mi ararsınız, iki kere giyilip kenara atılmış ayakkabılar mı, yoksa el emeği aksesuarlar mı… Değiş-tokuşu sadece eşya için düşünmeyin, bir kere o çember kurulunca oyunları, hikayeleri, fikirleri de değiş-tokuş ediyorsunuz.

Paylaştıkça yüzümüz güldü, haydi siz de kurun bir paylaşım çemberi, değişin tokuşun:)

degis tokus gunu 1

degis tokus gunu 2

Silahlar ağaca, ağaçlar ormana…

palasporpistolas_20

Çok güzel bir mesaj içeren ve çok yaratıcı bir geri dönüşüm hikayesi!

Kuzey batı Meksika’da bulunan Culiacán’da yaşayan sanatçı Pedro Reyes,“Palas por Pistolas” adını verdiği projesi için, silahların toplanıp eritilerek küreğe dönüştürülmesi ve bu küreklerin de yeni ağaçların ekiminde kullanılması için bir kampanya başlattı.

pedro reyes 3

Kampanyaya silah bağışı yapanlara elektronik eşyalar ve ev aletleri hediye edildi ve toplamda 1527 silah bağışı sağlandı.

pedro reyes 1

pedro reyes 2

 

1527 silah aynı sayıda küreğe dönüştürüldü. Okullara ve sanat merkezlerine dağıtılan bu kürekler 1527 adet ağacın ekilmesinde kullanıldı.

Bu projenin ardından aynı kürekler, Kanada, Amerika ve Fransa’ya da gönderilerek daha fazla ağacın ekilmesinde kullanıldılar.

palasporpistolas_21

Sanatçı Pedro Ryes bununla da yetinmedi! “Hayal Et / Imagine” adını verdiği başka bir proje için, 6700 silah daha topladı ve bunları da geri dönüştürerek 50 tane işlevsel müzik aleti yarattı…

imagine_03

imagine_01

Reyes, ölümü temsil eden bir aracın, hayat veren bir araca dönüştürülebileceğini ne güzel gösteriyor…

Ona göre, silahsız bir toplumda yaşamak insani bir hak olmalı. Şu anda sahip olduğumuz bir çok özgürlüğün bir zamanlar ütopya olarak görüldüğünü, bunlara ulaşmak için ilk adımın ise hayal etmekle atıldığını söylüyor, ikinci projesinin adını da bu yüzden “Hayal Et” koymuş.

İnsanların birbiriyle, diğer canlılarla ve ait oldukları doğayla barış içinde yaşadıkları bir dünyayı savunmaya ve hayal etmeye devam 🙂

 

Plastikte Geri Dönüşümle Yakıt Üretildi

plastik geri dönusum

Daha önce de söylemiştim, çöpünüz çok değerli!

Plastikte geri dönüşüm konusunda harika bir buluşa rastladım. Japon mucit Akinori Ito, plastik malzemeleri geri dönüştürerek yakıt üreten bir sistem geliştirmiş!

Her şey, plastiğin petrolden üretildiğini düşünmesiyle başlamış. Bu ürünü orijinal haline geri döndürmenin bir yolu olmalı diye düşünerek işe koyulmuş.

Ito’nun buluşu çevre kirliliğine yol açmayan bir sistem; plastik eritilerek sıvı haline getiriliyor, kaynadıkça çıkan gaz, boru ve su bölmesinden oluşan bir sistem aracılığıyla yakıta dönüştürülüyor. Bu yakıt, jeneratörlerde, hatta bazı sobalarda kullanılabiliyor. Başka bir arıtma sistemi sayesinde ise, benzin, mazot ya da gaz yağına bile dönüştürülebiliyor.

2010 yılında geliştirilen bu sistem, 1kg plastiği sadece 1kw enerji kullanarak 1 litre yakıta dönüştürüyor! 1kg plastik yakıldığında 3kg karbon salınımı yapıyor, bu sistemle yakıta dönüştürüldüğünde ise karbon salınımı %80 oranında azaltılmış oluyor.

plastikten yakıt uretimi

Akinori Ito’nun müthiş buluşu

2010 yılında geliştirilen bu sistem, 1kg plastiği sadece 1kw enerji kullanarak 1 litre yakıta dönüştürüyor! 1kg plastik yakıldığında 3kg karbon salınımı yapıyor, bu sistemle yakıta dönüştürüldüğünde ise karbon salınımı %80 oranında azaltılmış oluyor.

Ito’nun kurduğu sistemi anlattığı İngilizce altyazılı videoda, buluşunu Afrika ve Filipinler gibi gelişmekte olan ülkelere de götürdüğünü ve çocuklarla çöpleri toplayıp geri dönüşüm çalışmaları yaptığını görüyoruz.

Akinori Ito çok önemli bir şey söylüyor: Plastik çöp değil, bir hazine!

Çöp olarak gördüğümüz, geri dönüşümü mümkün olan her şeyin yeniden işlev kazanıp yakıt gibi işe yarar bir şeye dönüşme ihtimali var. Üstelik yeni kaynak tüketmeden, var olanı yeniden kullanıp tasarruf ederek…

Atık hiyerarşisine göre, zararlı üretimi azaltmak ve önlemek geri dönüşümden her zaman daha önemli ve sürdürülebilir bir adım. Bu sebeple plastik üretimini azaltmak en ideal çözüm, bizim bu konuda yapabileceğimiz katkı ise plastiği daha az kullanmak. Bunun 9 basit yolu için blogdaki yazıya göz atabilirsiniz.

Tüm çabamıza rağmen bir şekilde evimize girenler için ise çözüm, doğada çözünür veya geri dönüşebilir olanlarını seçmek. Tabii bunun işe yaraması için çöplerimizi ayrıştırmamız ve geri dönüşüme göndermemiz gerekiyor. Ev atıklarında geri dönüşüm için bilgileri de blogdaki bir yazımda bulabilirsiniz.

Çevre kirliliğinden dert yanıp, küresel ısınma karşısında çaresiz hissetmektense yapabileceklerimizin farkında olup sorumluluk alabilir ve fark yaratabiliriz. İlk adım, daha az ve etik tüketim, sonra geri dönüşüm!