Alışverişte “Gıda Kilometresi”ne Dikkat Ediyor Muyuz?

gida kilometresi

Satın aldığınız gıdanın sofranıza ulaşana kadar ne kadar yol kat ettiğini hiç düşündünüz mü? Bir gıdanın üretildiği yerden alınıp tüketiciye ulaştırılması için ne kadar uzun bir yolculuk gerekiyor, bu süreçte harcanan enerji ve karbon salınımı, çevreye verilen zarar, diğer bir deyişe nakliyeden kaynaklanan karbon ayak izi ne kadar; bu mesafe hesabına gıda kilometresi (food miles) deniyor.

Küresel ticaret ağı bize kendi topraklarımızda yetişmesi mümkün olmayan ürünleri yeme fırsatı sağlıyor. Bunların arasında belki de birçoğumuzun vazgeçemeyecek kadar alışmış olduğu yiyecek ve içecekler var, mesela çikolata, kahve, tropik meyveler vs. gibi. Eğer bunları tüketmeye devam etmek istiyorsak gıda kilometresi hesabının yüksek çıkması kaçınılmaz. Bu durumda üretim yeri, üretim koşullarının ne kadar etik ve sürdürülebilir olduğu gibi konulara dikkat etmek mümkün. Afrika’dan gelen kakao hammaddesinin İsviçre’de çikolataya dönüştürülmüş halini İstanbul’da satın almak yerine, İstanbul’da üretilen çikolatayı seçmek, veya Güney Amerika’dan gelen kahvenin adil ticaret koşullarında üretilmiş olanını satın almak gibi daha duyarlı tercihler yapılabilir.

Basic RGB

İllüstrasyon: Mr.Murray

Bununla birlikte küresel ticaret anlaşmaları bizi, yanı başımızda üretilen bir gıdanın kilometrelerce ötedeki bir ülkeden gelen versiyonunu almaya zorlayabiliyor! Bu konuda aklıma gelen ilk örnekler hep muz ve ceviz oluyor. Türkiye’de muz ve ceviz yetişiyor, ama etrafımızdaki irili ufaklı marketlerin çoğunda yerlilerini bulmak imkansız! İşte ithal ürünü almaya zorlama kısmı burada devreye giriyor, en ulaşılır yerlerdeki marketlerde yerli ürünler yerine ithalinin satışı yapılıyor. Yerli alternatiflerin dağıtım ağı ithallere göre daha sınırlı, ayrıca bazı ürünlerde ithallerin fiyatı yerlilere göre daha ucuz olabiliyor. Akla mantığa sığmayacak bir durum ama gerçek, işte “anlaşmalar” burada devrede!

Muz alırken elinizi attığınızda meyvenin üstüne yapıştırılmış küçük etikete bakınca Peru, Guatemala yazısını falan görüyorsanız aklınıza şu soru gelsin: “Anamur ya da Alanya’da yetişen muzun ne eksiği var?”. Tek eksiği “gıda kilometresi”, o da pek iyi bir özellik.

kuru bakliyatKuru bakliyatta da aynı sorun var… Bir gün marketten kuru börülce almaya kalkmıştım, paketin arkasını çevirip menşei kısmına bakınca “Yok artık!” demekten kendimi alıkoyamadım! Börülce taa nerelerden gelmiş biliyor musunuz? Peru! Yaa, işte böyle… Bizde börülce yetişmiyor ya, Güney Amerika’dan börülceyi getirip burada paketliyoruz. Kuru bakliyatları alırken en azından buna dikkat edebiliriz, “Anadolu’nun güzelim köy mercimekleri, Ege’nin mis gibi börülceleri dururken neden bu karbon ayak izine ortak olayım ki?” diye kendinize bir soruverin… Kuru bakliyat ürün paketlerinin arkasında ürünün menşei yazıyor, Türkiye olanları almaya dikkat edebiliriz!

gida topluluklariYerli üretim imkanı olan gıda ürünlerinde ithale yönelmemek tüketici olarak bizim elimizde, biraz araştırmayla yerli alternatiflere ulaşmak mümkün. Farklı illerde gitgide gelişmekte olan, yerel üreticilerin doğal ürünlerini tüketicilerle aracısız buluşturmayı hedefleyen gıda toplulukları desteklenmesi gereken güvenilir bir kaynak. Türkiye’deki iletişim kurulabilecek toplulukların listesine gıda toplulukları web sitesinden ulaşılabilir.

Kuru bakliyatta aklıma gelen bir yerli ve doğal üretim alternatifi de Ovacık ürünleri. Hem yerli üretim hem sosyal sorumluluk! Ovacık Belediye’sinin doğal fasulye ve nohutları bir çok açıdan etik ürün sıralamasında zirvede olmayı hak ediyor. Yerel yönetimin desteğiyle ve doğal koşullarda üretilen bu ürünlerin bir başka güzel özelliği daha var, belediye bu ürünlerin satışıyla öğrencilere burs imkanı da sağlıyor.

ovacik dogalOvacık ürünlerine web sitesinden sipariş vererek ulaşılabiliyor. Nohut ve kuru fasulye dışında bal ve arı ürünleri, doğal kaynak tuzları, dut ve pekmez çeşitleri bulunuyor. Ürünlere talep çok fazla. Belediyenin Facebook hesabında belirtilene göre, küçük bir ilçe olan Ovacık’ta sınırlı olanaklarla üretimi ve gönderimi yapılabilen ürünlerin tesliminde gecikmeler yaşanabiliyor. Bu yüzden fasulye ve nohudunuz bitmeden önce sipariş vermek en iyisi 🙂

migros anadolu lezzetleriMigros’un Anadolu Lezzetleri adıyla piyasaya sürdüğü ürünler arasında da kuru bakliyat çeşitleri var. Yerli tohumlarla üretimi ve yerel türleri çoğaltıp desteklemeyi hedefleyen bu ürün grubunda Yozgat sultani yeşil mercimek, Uşak sarı mercimek, İspir kuru fasulyesi gibi yöresel çeşitler bulunuyor. Ürünler organik sertifikalı değil, fakat web sitesinde geleneksel yöntemlerle sınırlı sayıda üretildiklerine dair bir açıklama var, hatta bu sebeple her dönem mağazalarda tüm çeşitlere ulaşmanın mümkün olmayabileceği belirtiliyor. ‘Geleneksel yöntemler’ tanımı çok belirsiz tabii, ama yine de Peru’dan ya da Çin’den gelen kuru bakliyata tercih etmeniz için birçok sebep var!

Gıda kilometresini düşününce aklıma gelen bir diğer meyve de son yıllarda adını daha sık duyar olduğumuz Avokado! Çok sevdiğim bir meyve, bir sürü de faydası var. Ama tıpkı kakao ve kahve çekirdeği gibi avokado da, aşırı sevmekle birlikte “peki şu gıda kilometreleri ne olacak” diye dertlenip durduğum, beni çelişkilere sürükleyen ürünlerden birisiydi, çünkü yerli üretimi yoktu. Ama artık Akdeniz bölgesinde yerli avokado üretiliyor! İnternette biraz araştırdığımda tek bulabildiğim 2011 yılına ait bir haberdi, bir tarım fuarında böyle bir açıklama yapılmış. Sonra organik pazarda mis gibi Anamur avokadosuyla karşılaştım! Tam da tezgahına denk gelmişim, başındaki beyefendi Türkiye’deki avokado yetiştiriciliğini başından beri bilen ve takip eden birisi çıktı. Meğer ilk avokado 20 yıl önce Silifke’de ekilmiş ve meyveleri toplanmaya 10 yıl önce başlanmış. Eylül’den Ocak’a kadar tam mevsimi, gelsin yerli avokadolar, güzelim salatalar ve soslar!

yerel gida

Gıdada sadece doğalı değil aynı zamanda yerel olanı da aramak gerekiyor. Doğal ve sağlıklı gıdaya daha fazla ulaşmanın tek yolu, bunun kaynağı olan çevrenin haklarını da gözetmekten geçiyor. Daha az gıda kilometresi, daha az karbon ayak izi demek, bunun için yerel ve etik tüketim!

Geleceği Eko-felaket Değil Ekotopya Olarak Hayal Etmek!

 

Mina Braun-The Red Bench

Mina BraunThe Red Bench 

Uzun bir aradan sonra ilk yazı, biraz uzun oldu 🙂 Geçtiğimiz haftalarda ekoköyler ağının yıllık konferansı vardı, ben sonunu yakalayabildim, gündemden biraz haberim oldu. Türkiye’den de birkaç kişi oradaydı ama bu katılım çok daha fazla olabilirdi, çünkü orada paylaşılmaya değer birçok oluşum var.  Dünyanın her yerinde, kentte ve kırsalda bir araya gelen topluluklar yeryüzünün geleceği için çok umut verici şeyler başarıyorlar. Türkiye de dahil. Bunların görünürlüğü, bilinirliği daha fazla olmalı, ama nedense biz bunları paylaşmak konusunda olumsuz gündemi paylaşmak kadar etkili ve hevesli olamıyoruz. Bu da “nasılsa hiçbir şey değişmeyecek” durumunu besliyor. Dünyada çevre kiriziyle ilgili genelde böyle bir yaklaşım var. Peki “başka bir yaşam mümkün” durumuna nasıl geçiş yapılacak?

Çevre krizi çağında olduğumuzu artık biliyoruz. Hala küresel ısınmanın bir varsayım olduğunu savunmaya çalışan bilim adamları, siyasi liderler ve çıkar grupları olsa da, yaşanan çevre felaketleri, iklim değişikliğinin etkilerini bire bir yaşayanların hikayeleri, acil önlemlerin alınması için çağrı yapan bilim adamları, 196 ülkenin temsilcilerini bir araya getiren 2015 Paris İklim Anlaşması (COP21) gibi uluslararası girişimler bu ‘varsayımcıları’ yalanlıyor.

Paris Anlaşması’nda belirlenen kriterler henüz hukuken zorunlu olmasa da, Türkiye dahil bazı ülkeler tarafından hala ulusal meclislerde onaylanmayı beklese de, veya çevre krizine katkısı en yüksek seviyelerde olan Amerika gibi bir ülke anlaşmadan geri çekilse de, gerekli önlemler alındığı takdirde hala krizin seyrini değiştirme şansımız olduğuna inanılıyor. Yetkilileri harekete geçirmek ve kriterlerin bir an önce uygulanmasını sağlamak için her ülkede toplumların yetkililer üzerinde baskı yaratması, burada sivil toplum kuruluşlarının ve yerel çevre hareketlerinin kışkırtıcı etkisi çok önemli.

Peki bu koşullarla ilgili daha fazla insanda farkındalık yaratmak nasıl mümkün? Hikayeler önemli! Küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle ilgili medyanın, sinema veya edebiyat gibi kültürel araçların yarattığı algı, hikayeleri oluşturuyor. Hikayeler insanların bugünkü sorunlara bakış açısını, geleceğe dair umutlarını şekillendiriyor.

Maalesef çevre ve iklim değişikliği ile ilgili çoğu hikaye insanlarda korkuyu beslemeye yönelik felaket senaryolarıyla dolu. Felaket korkusu bazen harekete geçirici olabilir ama insanın öncelikle umuda ihtiyacı var! Olumlu örnekler dinlemeye, görmeye ve düşlemeye ihtiyacı var.

Yani bize çevre kriziyle ilgili yeni bir dil, yeni hikayeler lazım. İşin güzel tarafı yeni hikayeler için kaynaklar mevcut. Halihazırda dünyanın her yerinde yeşeren umut verici örnekler var. Kazanılan çevre mücadeleleri, kentlerde ve kırsalda gelişen ekolojik topluluklar, bu toplulukların su kaynakları, toprak verimliliği, çorak araziler ve ormanlar üzerinde yarattıkları iyileştirici etkiler var. Bu olumlu örnekleri ne kadar dinliyor, okuyor ya da izleyebiliyoruz? Aslında bunlar, eko-felaketler yerine ekotopyalar hayal etmemizi sağlayacak olan yeni hikayelerin zengin kaynakları!

Yeni hikaye demişken, 40 yıldan uzun süredir var olan dünyanın en eski ekolojik köylerinden İskoçya’daki Findhorn ekoköyünde, tam da bu amaçla 2016 yılında Yeni Hikaye Zirvesi (New Story Summit) düzenlendi. 50 farklı ülkeden çevre aktivistlerinin, araştırmacıların ve fark yaratan isimlerin katıldığı zirvede ilham veren güncel örnekler, ihtiyaç duyulan bakış açısı ve eylem biçimleri tartışıldı. Bu zirvenin sonucunda Yeni Hikaye Filmi (New Story Film) adlı bir film de ortaya çıktı. Film ücretsiz olarak izlenebiliyor, henüz Türkçe altyazısı mevcut değil ama sanırım yakında olacak…

ecotopia 2121

Gelelim bana bu yazı için ilham veren bir habere… Tayland’daki Mahidol Üniversitesi’nde çevre alanında çalışan akademisyen Dr. Alan Marshall, umut verici gelecek tasvirlerine ihtiyacımız var diyerek öğrencilerine bir ödev veriyor; “2121 yılını bir ekotopya olarak hayal edin, doğayla uyumlu ve ekolojik farkındalığa öncelik verilerek tasarlanmış yaşam alanları düşünün” diyor! Bu ödev daha sonra büyük bir projeye dönüşüyor. Günümüzdeki 100 kent için öngörülen iklim değişikliğine bağlı riskler tespit ediliyor ve bunlara karşı alınabilecek önlemlere göre gelecekteki kentler tasarlanıyor. Sonuçta ortaya Ekotopya 2121: 100 Kent için Yeşil Ütopya Öngörüleri (Ecotopia 2121: A Vision for Our Future Green Utopia in 100 Cities) adlı bir kitap çıkıyor.

Kitapta, sel riskinin olduğu kentlerde yaşam alanlarının tepelere kurulması, hava kirliliği riski olan yerlerde bireylere her yıl 4 ağaç dikme zorunluluğu getirilmesi gibi öngörülerin yanında, özel araçların artık kullanılmadıkları için inşaat malzemesine, yolların da yeşil alana dönüştürülmesi gibi daha radikal çözümler de var! Bazı tasvirler fazla teknoloji yoğun olsa da yine de güzel bir çaba; 2121 ekotopyasında teknolojinin önceliği de ekosistemle uyumdur diye varsayalım.

Alan Marshall, 100 yıl içinde dünyadaki her kentin iklim krizinden etkileneceğini hatırlatıyor, kıyı yerleşimleri için deniz seviyesinin yükselmesi, yüksek yerleşim yerleri için su kaynaklarının azalması, çorak araziler için kuraklık, sıcaklık ve yangın artışı gibi riskler şimdiden öngörülüyor. Önemli olan bu risklere karşı nasıl yöntemler geliştirileceği. Her yerleşim yeri kendi dinamikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yaşam alanlarını yeniden tasarlarsa uzun vadede bu risklerin felakete dönüşmesi önlenebilir, burada yerel hareketlerin önemi bir kez daha öne çıkıyor.

Gelecek hakkında felaketler değil ekotopyalar üzerinden düşünmeye ihtiyacımız var. Bunu yapmaya, bugün yaşanılan kayıpları ve haksızlıkları konuşurken, kazanımları ve iyilikleri de unutmamakla başlayabiliriz, umut ve motivasyon bu dengede bir yerlerde…

Ekotopya demişken ilk aklıma gelen üç kitap, bir film ve bir de kışkırtıcı video önerisinde bulunacağım 🙂 Kitaplar sırasıyla iki roman Ekotopya ile Hiçbir Yerden Haberler, ve yaşayan ekotopyalar diyebileceğimiz ekoköyleri daha yakından tanımak için bir araştırma kitabı Ekoköyler: Sürdürülebilirliğin Yeni Ufukları.

demain film

Filmin söylemi: “Dünyanın her yerinde çözümler mevcut”

Film önerisi 2015 yapımı Demain (Yarın), dünyanın farklı yerlerinde iklim krizine karşı çözümler geliştiren insanların ve oluşumların umut veren hikayelerini aktarıyor. Kışkırtıcı video ise yazar ve aktivist, iklim değişikliğine karşı 100 somut çözüm önerisi sunan Project Drawdown adlı sivil girişimin kurucusu Paul Hawken’ın bir konuşmasından. Bunu aslında Türkçe’ye çevirmek lazım, bir ara yapmak istiyorum. Dünyada ekolojik hareketlerin nasıl dip dalgası gibi gelişip büyüdüğünü ve bunun öncelikle bir sosyal haklar mücadelesi olduğunu anlatıyor.

 

**İklim değişikliğiyle ilgili uluslararası gelişmelerden haberdar olmak için:

350turkiye.org

http://iklimagi.org

Sürdürülebilir Alışveriş Döngüsü: İkinci El

ikinci el

Türkiye’de ikinci el kıyafet ve eşya satın alma alışkanlığı pek yaygın değil. Genelde ikinci el, ekonomik sebeplerle tercih edilen bir alışveriş biçimi olarak görülüyor.

ikinci el alisverisSon yıllarda “vintage” ve “retro” kavramları hayatımıza girdiğinden beri; bunlar her ne kadar geçmiş yılların kıyafet, mobilya veya aksesuar modasını ifade etse de, eski eşyayı yeniden kullanma alışkanlığı çoğaldı diyebiliriz. Tabii işin içine “vintage” “retro” gibi etiketlemeler girince bunlar adeta bağımsız bir markaya dönüştüler, hiç ekonomik falan da değiller. Yurtdışında “car boot sale” veya “flea market / bit pazarı” denilen açık pazarlardan çok uygun fiyata toplanan dönem kıyafetleri ve eşyaları belli kesimlerin yaşadığı popüler semtlerdeki dükkanlarda ateş pahasına satılıyor! Çoğunun koleksiyon değeri var ve modern bir ikinci el eşyaya göre daha pahalı olması anlaşılabilir. Ama ben bu satış tablosunda bir tüketimi dengeleme niyeti göremiyorum. Eskiyi değerlendirmiş oluyorsunuz fakat o uçuk fiyatları görünce popülerlikten fayda sağlama amacı daha öncelikliymiş gibi hissediyorum.

Neyse, bahsetmek istediğim bu etiketlemeler değil, ikinci el kavramı. İkinci el kıyafet ya da eşya sadece ekonomik olacağı için değil, aynı zamanda hala kullanılır durumda olan ama gözden çıkarılmış eşyaları yeniden değerlendirmemizi sağladığı, böylece tüketimi azalttığı ve daha az atık üretmemize vesile olduğu için önemli!

Artık kullanmadığımız ama kullanılabilir durumda olan eşyaları değerlendirmekle ilgili şu yazıya da bakabilirsiniz. Değiş tokuş günleri düzenlemek, vakıf ve derneklerin ikinci el eşya dükkanlarına veya belediyelerin merkezlerine bağışta bulunmakla ilgili bazı bilgiler paylaştım, göz atabilirsiniz.

İkinci el eşya satan dükkanlar tek tük de olsa hala var, ama ikinci eşya sosyal sorumlulukla birleşince, hem alan hem de satan için alışveriş çok daha anlamlı hale geliyor. Toplum yararına çalışan bir dernek, vakıf ya da yerel yönetime eşyanızı bağışladığınızı, onların kendi mağazalarında bu eşyaları çok uygun fiyata sattıklarını, elde edilen geliri de sosyal çalışmalarına aktardıklarını düşünün. Bundan daha sürdürülebilir bir alışveriş döngüsü olabilir mi? Eşyanızı bırakırken de, eşya satın alırken de içinize nasıl sineceğini bir düşünün. Keşke Türkiye’de de bağış dükkanları çoğalsa ve bu sürdürülebilir döngüyü daha sık kurabilsek…

Kullanılabilir ve temiz durumda ikinci el eşya satan, aynı zamanda sosyal sorumluluk bilinci de taşıyan özel girişimler de varmış, ben yeni keşfettim, burada da paylaşmak istedim.

Ortak Dolap

Ortak Dolap 2013 yılında kurulmuş bir web sitesi. Sitede yetişkin ve çocuk kıyafetleri ve aksesuarlarının yanında, kitap, oyuncak ve mobilya gibi az ve temiz kullanılmış ikinci el eşya seçenekleri bulunuyor.

Siteden yaptığınız her 100 TL’lik alışverişte bir fidan dikmiş oluyorsunuz. Ortak Dolap sitesi, ağaçlandırmanın yanında çocuk eğitimi ve sokak hayvanlarıyla ilgili konularda da sivil toplum kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yapıyor… Ortak Dolap, özel bir girişim olmasına rağmen sivil toplumla bağ kurarak fark yaratıyor, hem de ikinci el alışverişin özündeki sürdürülebilirliği pekiştiriyor.

 

Çikolata Alırken Nelere Dikkat Etmeli?

cikolata alirken

Çikolatanın içinde faydası olan şey kakao, dolayısıyla kakao oranı ne kadar yüksek olursa o kadar iyi. Kakao oranı düşük olan sütlü çikolataların içinde bol miktarda süt tozu bulunuyor. Bu arada, kakaosu az veya çok da olsa çikolata üretimi şekersiz olmadığı için fazla tüketmemek en iyisi, ama vazgeçmek de zor! Bu yüzden günde en fazla iki küçük parça yiyorum, çoğunlukla kahvenin yanında, o da her gün değil… Mutlaka en az %60 kakaolu ve içinde glikoz-früktoz yerine doğal şeker kullanılmış olanları tercih ediyorum. Aslında son zamanlarda neredeyse her büyük firmanın en az %60 kakaolu çikolata ürünü var, çünkü bilinç arttıkça talep de artıyor.

Kakao Türkiye’de yetişen bir şey değil maalesef, o yüzden hammadde olarak bize gelişinde bıraktığı bir karbon ayak izi var! Çikolatada da kahvede olduğu gibi adil ticaret (fair trade) sistemi var. Küçük üreticinin desteklenmesini, üretim sürecinde iyi çalışma koşullarının sağlanmasını ve aracının payını azaltarak üreticinin fiyattan daha fazla pay almasını sağlayan bir sistem bu. Fakat Türkiye’de adil ticaret ürünü olan çikolatayı, ithal organik ürünler satan internet siteleri dışında marketlerde bulmak çok zor. Yerli markaların hiçbiri de benim gördüğüm kadarıyla bu sisteme dahil değiller maalesef! İsveç markası Chocolat Stella‘nın adil ticaret ve en az %60 kakaolu ürünlerine internetten ulaşılabiliyor.

Adil ticaret seçeneği sınırlı olduğu için çikolatayı az tüketmeye çalışıyorum ve çoğunlukla, üretim ve dağıtım aşamasından bizim marketlere geliş sürecinde daha az karbon ayak izi bıraktıklarını düşünerek yerli markaları tercih ediyorum. Yabancı markalardan üretimini yerel fabrikalarda yaptıranlar da var, ama marketlerde rahatça bulabildiğimiz çok bilinen bazı yabancı markaları, başka ürünlerindeki çevreye duyarlılık tartışmalarından dolayı desteklemek istemiyorum. Bir de böyle dev şirketlerin zararı da devasa oluyor. Dünya çapında tepki çeken, palmiye yağı üretimiyle bağlantılı yağmur ormanları yıkımındaki sorumluluğun yaklaşık %40ının, pazarı yöneten birkaç büyük şirkete ait olması iyi bir örnek! Bu sebeple de ben yerli ürünleri tercih ediyorum.

Torku, Eti ve Ülker‘in %60 ve üstü kakaolu çikolatalarını marketlerde kolayca bulmak mümkün…

Mutluluk, Akıl Sağlığı ve Şehir Yaşamı…

yogun kentlesme

Gün geçtikçe İstanbul’da ruhumu besleyecek şeyler bulmakta daha çok zorlanıyorum. Evet, sanat ve kültürün, her türlü sosyal aktivitenin ve yeniliğin merkezi burası, ama ruhu beslemek için bunlar yeterli mi? Benim ruhumun en büyük besin kaynağı, doğası ve tarihi dokusuyla yaşadığım çevre, soluduğum hava.

Şu anda yaşadığım sokakta 3 inşaat var, geçtiğim yollarda parmakla sayılacak kadar az ağaç, ama adım başı yükselmeye devam eden binalar, her an yolumu kesen arabalar ve hep daha çok beton var!

Sürekli bir yenilik, sürekli bir ilerleme çabası. Her an hafıza kaybı yaşar olduk, “Ya geçen ay burada bir pastane yok muydu?”. Bırakın 50 seneyi, 5 sene hatta 5 ay öncesi bile tarih oldu, sadece kitaplardan okuyabileceğimiz bir tarih!

ekümenopolis

 

İlerlemeyle ilgili C.S. Lewis’in güzel bir sözü var:

“İlerlemek, varmak istediğiniz yere yaklaşmak anlamına gelir. Eğer yanlış bir yere saparsanız, o zaman ileri gitmeye devam etmek sizi istediğiniz yere yaklaştırmaz. Eğer yanlış yoldaysanız ilerlemek, yön değiştirip doğru yola geri dönmektir, bu durumda en çabuk geriye giden kişi en ilerici olandır.”

 

Benim “ruhu besleyemeyen kentlerle” ilgili hislerim, bilimsel olarak da kanıtlanmış. Çarpık yapılaşma ve doğal alanların tahribatına yol açan aşırı kentleşme içinde yaşayan insanlar, mutsuz olmaya daha eğilimli!

Yapılan bir araştırmaya göre, yoğun kentleşme ruhsal denge bozukluğu ve depresyon riskini arttırıyor. Bir diğer araştırma ise, şizofreni vakalarının şehirlerde iki katı oranında görüldüğüne dikkat çekiyor. Aşırı kentleşmeye bağlı olarak beyin fonksiyonlarında değişimler olduğu gözlemlenmiş.

Yeşil alandan yoksun yaşamak zorunda kalan insanlarda kaygı ve bunalım oranının, yeşille iç içe yaşayanlara kıyasla çok daha yüksek olduğu da bir diğer araştırmanın sonucu.

apartman bahçe

“Kentsel dönüşen” binaları büyütmek için, birkaç ağaç ve bitki çeşidiyle en azından bir yaşam belirtisi sunan bahçelerini de çoğunlukla yok ediyorlar. Sonra, neden insanlar bencilleşiyor, birbirlerine yabancılaşıyor, empati yoksunluğu toplumun neden en belirgin sorunlarından birisi diye düşünüyoruz. Ben size söyleyeyim, sebeplerinden biri de apartman bahçelerimizin bile yok edilmesi! Yine bir araştırmayla sabit (ki bunu bilmek için bilimsel araştırmaya da gerek yok, sağduyu yeterli!), bahçeli apartmanlarda yaşayan insanlar arasında topluluk bilinci ve aktif katılım daha yüksek oluyor!

Yeşil alanların beton yığınlarına kıyasla çok az olduğu yaşam mekanlarının çocuk gelişimi açısından da olumsuz etkileri var. Avustralya’da yapılmış bir araştırmaya göre, apartmanlarda büyüyen çocuklar, özgür hareket alanları ve fiziksel aktiviteleri sınırlı olduğu takdirde, sosyal ve devinim becerileri daha zayıf yetişiyorlar. İngiltere’de yapılmış bir araştırma da, benzer koşullarda yaşayan çocukların %93’ünde davranış bozukluğu görüldüğüne dikkat çekiyor. Akla gelmeyecek başka sağlık etkilerinden de bahsediliyor. Mesela, görüş alanları sınırlı olduğu için miyop, gürültüye daha fazla maruz kaldıkları için okuma ve işitme bozukluları gibi… Hava kirliliğine bağlı astım ve solunum bozuklukları da cabası!

Asıl sorun, çoğu insanın düşük kalitedeki bu yaşamı, tam tersine bir yükseliş olarak görüp talep etmesi, “tamam binamız depreme dayanıklı olsun ama neden bahçemizden de oluyoruz?” diye kimsenin tepki göstermemesi, herkesin yenilenen mutfağı, banyosu ve akıllı asansörleriyle mutlu olması! Hep daha fazlası, ama sadece kendimiz için. Yeme ve içme gibi temel ihtiyaçlarımız için göbekten bağımlı olduğumuz yeryüzü, ve buradaki yaşamı birlikte paylaştığımız diğer canlılar için de bir şeyler istemek kimin aklına geliyor?

doga yuruyus

 

 

 

Sırasıyla bahsedilen araştırmalar:

1-Sundquist, K., Golin, F., Sundquist, J., Urbanisation and incidence of psychosis and depression, British Journal of Psychiatry (2004), 184, 293-298.
2- Lederborgen, F. et al. 2011. City living and urban upbringing affect neural social stress processing in humans. Nature 474, 489-501, 23 June 2011
3- Maas J, Verhej RA, de Vries S et al. J Epidemiol Community Health published online 15 Oct 2009
4-Zaff J., A.S. Devlin. 1998. Sense of community in housing for the elderly. J Community Psychol 1998; 26(4):381-398.
5-Randolph B. 2006. Children in the Compact City. Fairfield B, (Sydney) as a suburban case study, University of NSW, Paper Commissioned by the Australian Research Alliance for Children and Youth, October 2006
6-Evans G. W., P. Lercher, W.W. Kofler. 2002. Crowding and children’s mental health: the role of house type. J Environ Psychol 2002; 22(3):221-231

Doğal ve Yerli Üretim Diş Macunu

etam cru oslo

Resim: Etam Cru

Türkiye’de etik ürün araştırmasına girişince gün geçmiyor ki insan hayretlere düşmesin! Bu sefer hayrete düşüren de, doğal ve yerli üretim diş macunu çeşitlerinin var ama yok olması! Nasıl mı?

Zararlı kimyasallar içermeyen ve yerli üretim olan bir diş macunu arayışına girmek uzun zamandır aklımda olan bir şeydi. Bir süre evde diş macununu kendim yapmayı denemiştim, bununla biraz idare ettik ama henüz kullanımı pratik ve etkisi daha kalıcı bir tarif yakalayamadım, belki de ben yapmayı becerememişimdir…

Piyasadaki diş macunlarının çoğu, paraben, PEG, SLES, triclosan gibi tartışmalı kimyasallar içeriyor. Kanser arttırıcı ve sinir sistemi üzerinde olumsuz etkileri, nefes darlığı veya ciltte tahrişe yol açma gibi farklı sebeplerle bilimsel olarak tartışılan bu kimyasallarla ilgili daha detaylı bilgiye bu yazıdan ulaşabilirsiniz.

Bu zararlıları içermeyen etik bir diş macunu arayışı içinde, bir sonuç alamayacağımı bilsem de, önce yakınımdaki marketleri dolaştım, sonra kişisel bakım mağazalarına baktım, buralarda belli başlı zararlıları içermeyen diş macunları var, Sensi-Relief veya Rossmann’ın bazı Perlodent ürünleri gibi. Ama bunlar tabii ki ithal ürünler! İthal ararsanız seçenek çok, Apifarm, Bioplante, Lavera, Sante, R.o.c.s. gibi yabancı markaların katkısız  diş macunlarına organik ürünler satan internet sitelerinden ulaşmak mümkün…

Fakat, eczanelerde ve internette biraz soruşturunca, aslında yerli seçenekler olmasına rağmen, piyasada bunlara ulaşmanın kolay olmadığı ortaya çıktı!

Peki, hem zararlı katkı maddesi içermeyen, hem de yerli üretim olup karbon ayak izi ufak olan, henüz az sayıdaki bu diş macunlarına nasıl ulaşabiliriz?

İnternette veya bazı eczanelerde bulabileceğiniz birkaç yerli ürün seçeneği var. Bu ürünlerin henüz geniş çaplı dağıtımlarının olmaması ulaşmayı da zorlaştırıyor ama etik tüketicilerden talep geldikçe belki bu gibi ürünleri piyasada daha çok görmeye başlarız.

DK Dent Diş Macunu

Eczanelerde satışı yapılan DK Dent marka diş macunu, 2006 yılında kurulan Ezel Kozmetik’in kilin doğal faydalarını kozmetik ürünlerle birleştiren markası Dermokil’in bir ürünü… DK Dent diş macunu, florür, SLS, yapay tatlandırıcı, boya, paraben veya triclosan gibi tartışmalı kimyasalları içermiyor.

Bu ürünün özelliği, bitkisel içeriğinin yanında mineral açısından zengin olan kil de içermesi. Silika, magnezyum, demir, sodyum, potasyum gibi değerli mineraller içeren kil, dişler için iyi bir temizlik ve bakım sağlayıp, plak oluşumunun önlenmesine yardımcı oluyor.

Ürünün satıldığı eczanelerin detaylı listesini web sitesinde bulabiliyorsunuz.

Corexyl Diş Macunu ve Epinafol Diş Macunu

İki yerli üretim katkısız diş macunu daha…

Aslında 1980 yılından beri üretim yapan SPC Kozmetik’in doğal diş macunu ürünlerine de ancak biraz araştırma yapınca ulaşabiliyorsunuz. Çünkü bu ürünlerin piyasada geniş dağıtımı yok, daha çok yabancı piyasa odaklı üretiliyor.

İnternette n11.com üzerinden satışı yapılmaya başlanan bu diş macunlarının birçok çeşidinde paraben, sorbat, benzoat, triclosan veya formaldehit gibi kimyasallar bulunmuyor.

Detaylı bilgi için web sitesine bakabilirsiniz.

Naturalive Diş Macunu

Naturalive, 2009 yılından beri kozmetik alanında üretim yapan Natural Yaşam Ürünleri’nin bir ürünü…

Bu diş macunu da, SLS, paraben, formaldehit, triclosan, florür, boya ve yapay tatlandırıcı içermiyor. İçeriğindeki misvak, propolis ve çay ağacı yağının antibakteriyel özellikleriyle diş eti hastalıklarına ve bakterilere karşı doğal koruma sağladığı söyleniyor.

Bu ürüne bildiğim kadarıyla sadece internet üzerinden ulaşabiliyorsunuz.

Çevre Dostu Tuvalet Kağıdı

surdurulebilir tuvalet kagidi

“Tuvalet kağıdında dikkat edilecek ne olabilir?” diye düşünenler mutlaka çıkacaktır. Ben “Bu da mı?” diyen birkaç kişiye rastladım 🙂

Evet, çevre dostu olan ve olmayan tuvalet kağıtları var.

Nasıl mı?

Sürdürülebilir orman yönetimini destekleyen ve üretimde kullanılan selülozu sertifikalı tedarikçilerden temin eden üreticiler var. Sürdürülebilir ormanlarda sadece endüstriyel amaçlı yetiştirilen ağaçlar bulunuyor, var olan ormanlar selüloz üretimi için yok edilmiyor.

Çoğu marketin raflarında bulabileceğiniz iki geçer not alan ürün var benim fark ettiğim:

Selpak Tuvalet Kağıdı

“Selpak Yarınlara Söz Veriyor” sloganıyla üretilen Selpak tuvalet kağıdının “Çevre Dostu Ürün” ödülü bile var. Sadece sürdürülebilir ormanlardan edinilen selüloz sebebiyle değil, aynı zamanda doğada kısa sürede çözünen ambalaj kullanımı ve tuvalet kağıdının ortasında bulunan karton borunun saf selüloz yerine %100 geri dönüştürülmüş kağıttan üretilmesi sebebiyle de çevre dostu bir ürün…

Geri dönüştürülemeyen plastiğin zararları say say bitmez, ama ben yine de şu yazımda biraz anlatmaya çalıştım. Şu kadarını söyleyelim, standart plastik ambalaj malzemeleri doğada 200 ile 1000 yıl arasında çözünüyor, Selpak tuvalet kağıdının ambalajında kullanılan ise 1 ile 5 yıl arasında çözünebilen cinstenmiş. Ah şu plastik, nereden girdin hayatımıza! Her yerimizi öyle kuşatmış durumda ki, ne kadar istemesek de mutlaka evin içine girecek bir delik buluyor işte! İlla da kullanacaksak bari çözünmesini görmeye ömrümüzün yettiğini tercih edelim…

Bu arada Selpak’ın parfümlü ürünleri bu özellikte değil, çevre dostu olan ürününün ambalajında ibare var zaten, buna dikkat…

Sofia Tuvalet Kağıdı


Bir de Sofia var benim marketlerde en sık karşılaştığım… Reklamlarını hatırlarsınız, çocuk korosu “fidanlar ağaca, ağaçlar ormana…” diye devam eden bildiğimiz şarkıyı “ormanlar havluya dönmemeli yurdumda” şeklinde bitiriyordu. Çok güzel fikir, içinde ekolojik mesaj olunca reklamlar bile sempatik gelebiliyor valla!

Neyse dönelim Sofia tuvalet kağıdına… Sofia, selülozu sürdürülebilir ormanlardan elde ediyor, bir de o ormanların gelişimine katkı sağlıyor. Sofia markasının üreticisi Lila Kağıt, Türkiye’de endüstriyel orman ağaçlandırması yapan ENAT’ın sponsoru. Bu firma aynı zamanda fidan dikme ve ağaçlandırma projeleri için TEMA Vakfıyla ortak çalışmalar da yapıyormuş, bu ortaklık sonucu Balıkesir’in Kepsut beldesinde 5.000 fidanlık bir ‘Sofia Hatıra Ormanı’ oluşturulmuş…

Bu arada Sofia’nın tuvalet kağıdı dışında, kağıt havlu ve günlük peçete gibi diğer ürünlerinde de selüloz aynı şekilde elde ediliyor, zaten ambalajların üzerinde aynı ibareyi görebilirsiniz…

Sofia Kağıt adlı bir YouTube hesabı da var, burada “Endüstriyel Ağaç Nedir?” başlıklı videoya da bir göz atabilirsiniz, endüstriyel ormanların neden ve nasılları kısaca anlatılıyor…

 

Etik Tüketici Olmak

cropped-etiktuketimsitefoto.jpg

Şehirdeki en büyük zorluklardan biri, çalışma temposundan dolayı kendimize ayıracak kısıtlı bir zaman kaldığı için çoğu zaman süpermarketlere ya da daha genel bir tabirle “tüketmeye” bağımlı olmak! Evde birçok şeyi üretmek mümkün değil mi, gayet mümkün, hatta bunu yapan bir çok insan tanıyorum, ben de elimden geldiğince yapıyorum. Ama bunun ne kadar sürdürülebilir ve ekonomik olduğu konusunda başlarının etini de yeseniz herkes bu zaman dengesini kuramıyor, sonra sizin adınız deliye ya da eko cadıya çıkabiliyor!

Peki ne yapmalı? En azından “etik tüketim” yapabiliriz, yani doğaya ve insan sağlığına duyarlı olarak üretilmiş ürünleri almayı tercih edebiliriz. Şunu baştan söyleyeyim, Türkiye’de işimiz o kadar kolay değil, ama daha fazla insan talep ettikçe belki böyle ürünleri market raflarında daha çok görebiliriz. Bu sitenin amaçlarından birisi de bu, piyasadaki “etik ürünleri” nedenleriyle birlikte tanıtıp, tüketirken de faydalı bir şeyler yapılabileceğini göstermek.

Aslında iş, kimsenin çoğunlukla dikkat etmediği, ürünlerin içindekiler kısmını okumayı öğrenmekle başlıyor. Bir diğer önemli konu da, “gıda kilometresi (food miles)”ne dikkat etmek, yani aldığımız ürün yerli mi üretilmiş yoksa bizim tatlı damağımız ya da keyfimiz için tonlarca benzin harcanıp, kocaman kocaman karbon ayak izleri bırakılıp dünyanın öbür ucundan mı getirilmiş?? Yerli üretimi sadece ulusal ekonomiye destek olma söylemiyle savunmak yetersiz, bir de işin çevre boyutu var, insanların ve gezegenin geleceği açısından, yerli hatta bölgesel tüketimi çok önemli kılan da bu boyut… Mümkün olduğunca az “gıda kilometresi”…

Keşke yan komşumuzdan yumurtayı, arka sokaktaki amcadan sütü alabilme şansımız olsaydı, ama maalesef şehirde bu pek mümkün değil!!! Biz de, hiçbir şey yapmamak yerine, yapabileceğimizin en iyisini yaparak katkı koyabiliriz ve market rafına daha bilinçli bir şekilde uzanabiliriz…

Etik Ürün Nedir?

Doğanın ve onun parçası olan insanla birlikte tüm canlıların sağlığını ve haklarını gözeterek üretilen ürünlere “etik ürün” deniyor.

Alışveriş yaparken sadece bir ürün satın almıyoruz, aynı zamanda yaşamın her alanına etki eden çok önemli bir tercih yapıyoruz.

Kolayca elimizi uzatıp alabildiğimiz ürünlerin neler pahasına o raflara ulaştığını ve onları neler pahasına tükettiğimizi çoğu zaman önemsemiyoruz.

Canlılara zarar veren üretim süreçlerini; yanı başımızda yetişirken uzaklardan getirttiğimiz ürünlerin gıda kilometrelerini; her gün yediğimiz ambalajlı gıdadaki bir hammaddenin doğal tahribata veya emek sömürüsüne rağmen süregelen kitlesel üretimini; içindekilere dikkat etmeden aldığımız deterjanın kendi sağlığımıza ve çevreye olumsuz etkisini ne kadar düşünüyoruz?

Tüm bunların farkında olup alışveriş yaparken sorumluluk almak, ve  etik ürünleri tercih ederek fark yaratmak mümkün!

Dünya gündemindeki sosyal, siyasal, ekonomik ve ekolojik olumsuzluklar karşısında güçsüz ve çaresiz hissetmek çok kolay. Vicdanımızı sızlatan her duruma direk müdahale edebilecek durumda değiliz maalesef. Fakat bu, daha iyi ve adil bir yaşam düşümüzü rafa kaldırmamız gerektiği anlamına da gelmiyor.

Etki alanımız sınırlı bile olsa, yaratacağımız farkın çok önemli olduğuna inanmalıyız!

Etik tüketimle, fark yaratma gücümüzü gündelik yaşamın içinde her an kullanabiliriz. Yaptığımız her etik tercih,  sağlıklı gıdaya, ormanları, toprağı ve biyo-çeşitliliği korumaya, diğer canlıların yaşam hakkını savunmaya, adil çalışma koşullarını, küçük üreticiyi ve yerel üretimi desteklemeye yönelik bir talep anlamına geliyor. Biz talep ettikçe etik ürünlerin üretimi de artacak…

Etik tüketici olmak için alışverişte uygulanabilecek birkaç şey var:

  • Enerji tasarruflu ürünler veya özgür gezen tavuk yumurtası gibi belli başlı etik ürünleri tercih etmek.
  • Çevreye ve insan sağlığına zararlı olduğu bilinen ürünlerden uzak durmak.
  • Herhangi bir ürünüyle çevreyi ve/veya insan sağlığını olumsuz etkilediği bilinen bir firmanın hiçbir ürününü tüketmemek.
  • Gıda kilometresi ve bunun sonucunda bırakılan karbon ayak izini düşünerek yerel üretimi desteklemek, yerli ürünler arasındaki etik seçenekleri tercih etmek.
  • Firmalar ve ürünleri karşılaştırarak, seçenekler arasında en fazla etik özelliği olan  ürünleri tercih etmek.

Etik ürünleri tanımak, ilgi arttıkça gelişen bir pratik. Bunun için, farklı endüstrilerdeki üretim koşullarıyla ilgili tartışmaları takip etmek, ürünlerin içindekiler etiketlerini okumayı öğrenmek ve özellikle küresel firmaların, sadece ekonomik değil aynı zamanda sosyal bağlantılarını da merak etmek gerekiyor.

Sitedeki öneriler umarım biraz fikir verir. Bunlar ben keşfettikçe güncellenecek tabii; hatta umarım tahminimden daha çok güncellenir, çünkü bu daha fazla etik ürün üretildiği anlamına gelir!

Herkese etik alışverişler!